öğretmenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öğretmenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2013 Salı

Ünlü Öğretmenler: Baksı, Fuat Edip

BAKSI, Fuat Edip

1912'de Diyarbakır'da doğmuş, ömrünün çoğunu İzmir'de geçirmiş bir öğretmen, şair ve güfte yazarıdır. İlköğrenimini Urfa'da tamamladıktan sonra ortaöğrenimine Elazığ Erkek Muallim Mektebi'nde devam eden Baksı, mektebi bitirdikten sonra Zonguldak'a tayin edilir. Burada 7 yıl görev yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi'nde fark derslerini vererek, Türkçe öğretmeni olur ve 1937'de İzmir Erkek Lisesine tayini çıkar. Geldiği ilk günden itibaren çok sevdiği bu şehirden ölene kadar ayrılmayan Baksı, İzmir'de değişik okullarda görev aldıktan sonra 1965'te emekli olur. Aynı yılın Haziran ayında Kayhan Yalkız'la evlenir. 1966'da açılan İzmir Yüksek İslâm Enstitüsünde İslam Türk Edebiyatı ve İslamî Türk Edebiyatı Hitabet ve İnşad öğretmeni olarak 1971'e kadar çalışır. Her on bir İzmirliden birinin hocası olarak kabul edilen Fuat Edip Baksı, 1974'te kansere yenik düşerek 62 yaşında hayata veda etti.

Yayınlanmış 10 kitabından altısı şiir, ikisi inceleme, birer tanesi roman ve gezi-hatıra tarzındadır. Ancak yazarın şiir, roman ve inceleme türünde tefrika olarak yayınlanmış olsa da, kitap haline getirilmemiş pek çok roman ve inceleme yazısı bulunmaktadır. Tarihsel konulardaki romanları Yeni Asır gazetesinde  tefrika olarak kaldı. 
Başlıca şiir kitapları: Delikanlım (1935), Efe (1944), Bir Bahar Akşamı (1963), Cacık (1967), 
İzmir Destanı (1972). Adını yaygınlaştıran etken, şiirlerinin tanınmış şarkılara güfte olmasıdır.



                                                                        
Yaygın Bir Söylenti: 
"BİR BAHAR AKŞAMI RASTLADIM SİZE"nin öyküsü
(Fotoğraf: 1937-1938 Okul Yıllığından)

Fuat Edip, 19-20 yaşlarında iken rüyasında çok güzel bir kız görür. O gördüğü kıza gönlünü kaptırır. Yıllarca o kızı bulma hayaliyle yanıp tutuşur fakat bulamaz. Ailesi ona baskı kurar ve zorla evlendirilir. Bir bahar akşamı Fuat Edip'in yolu, Acıbadem'deki Çamlıca Kız Lisesinin önünden geçer. Okul zili çalmış ve öğrenciler evlerine gitmek üzere dağılıyorlardır. Tam bu sırada Fuat Edip'in gözüne bir kız ilişir. Bu kız, yıllar önce rüyasında gördüğü kızdır. Şair, adeta donakalır, kendinden geçer. Onun bu halini fark eden öğrenci de mahcubiyetten boynunu eğer. Fuat Edip, artık yaşlanmış haliyle kıza bakar kalır. Fakat artık her şey için çok geçtir. Adeta beyninden vurulmuş bir halde yoluna devam ederken şu mısraları mırıldanır: "Bir bahar akşamı rastladım size". Bu sözler usta bestekâr Selahattin Pınar'ın uduna nağme olur:

Bir bahar akşamı rastladım size
Sevinçli bir telaş içindeydiniz
Derinden bakınca gözlerinize
Neden başınızı öne eğdiniz?

İçimden uyanan eski bir arzu
Dedi ki yıllardır aradığın işte bu
Şimdi soruyorum büküp boynumu
Daha önceleri neredeydiniz?


Hazırlayan: 1012 Sultan Aysu KÜLEKÇİ, 9-E

Kaynaklar:

http://www.diyarinsesi.org/haber/bir-bahar-aksami-rastladim-size-40477.htm

Ünlü Öğretmenler: Esad, Mahmud

ESAD, Mahmud

Mahmud Esad Efendi (d. 1856 - ö. 1918) Osmanlı Hukukçusu, yazar ve devlet adamı. 1856 yılında Seydişehir’de doğmuştur. Bazı kaynaklara göre doğum yeri Sandıklı’dır. Seydişehirli Kadı Mehmed Efendi’nin oğludur. Rüştiye öğrenimini İstanbul’da tamamladıktan sonra Fatih Medresesinde ve Menşe-i Muallimîn-i Askeriye Okulunda matematik, fizik, astronomi dersleri okudu. Yine İstanbul’da hukuk öğrenimi gördü. Gülhane Rüştiyesi'nde Türkçe öğretmenliği yaptığı sırada, 1885’te İzmir Bidayet Mahkemesi Başkanlığı’na atandı. Bu görevinin yanı sıra İzmir İdadisinde fizik, kimya ve geometri dersleri verdi. 1896’da Maliye Nezareti Hukuk Müşaviri olarak İstanbul’a döndü. Mekteb-i Hukuk’ta mecelle ve hukuk tarihi, Mekteb-i Mülkiye’de devletler hukuku, İktisat ve İlahiyat Medresesi’nde hukuk, din ve iktisat dersleri verdi. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Maliye Nezareti Müsteşarlığı, Defter-i Hakanî (Tapu ve Kadastro) Nazırlığı ve Adliye Nazır Vekilliği yaptı. 1911’de İstanbul Kadastro Memurları Mektebinin açılmasına öncülük etti. 1914’te Şura-yı Devlet (Danıştay) Tanzimat Dairesi Reisi oldu. Aynı sene İstanbul Darülfünûnu’nda ilk defa kadın hukuku derslerine girdi. Isparta milletvekilliği yaptı. Son zamanlarında Mekteb-i Kubat’ta (Kadastro Okulu) devletler hukuku dersleri verdi.
Türkiye’deki kadastronun temelleri Defter-i Hakanî (Tapu ve Kadastro) Nazırı Mahmud Esad Efendi zamanında çıkarılan 1912 tarihli Emvali Gayrimenkulenin Tahdit ve Tahriri Hakkında Kanun-u Muvakkat adlı yasayla atılmıştır. Kadastro uygulamasıyla ilgili çalışmaları ilk kez Mahmud Esad Efendi yaptırmıştır.
Hukukçuluğunun yanı sıra alim ve yazar olan Mahmud Esad Efendi’nin İslam hukuku, din, iktisat ve devletler hukukuna dair pek çok yazılı eseri bulunmaktadır. Bunlardan, 1891 yılında basılan ve İzmir İdadisinde ders kitabı olarak okutulan Telhis-i Usûl-u Fıkıh adlı eseri ile 1924 yılında basılan Tarih-i Dîn-i İslâm adlı eseridir.

Hazırlayan: 431 Mehmet ŞİMŞEK, 10-E



Ünlü Öğretmenler: Günaltay, Şemsettin

GÜNALTAY, Şemsettin

Şemsettin Günaltay (d. 1883Kemaliye – ö. 19 Ekim 1961İstanbul), Türkiye Cumhuriyeti'nin 8. başbakanı, tarihçi ve eski Türk Tarih Kurumu başkanı.
Şemsettin Günaltay, Lozan Üniversitesi Doğa Bilimleri bölümünden mezun oldu. Yurda dönünce çeşitli liselerde müdürlük yaptı ve bu sırada tanıştığı Ziya Gökalp’ın etkisiyle Türk tarihini araştırmaya başladı. Şemseddin Günaltay İzmir Atatürk Lisesinde önce öğretmen olarak çalıştı. Ulum-ı edebiye, mevalid, hesab, fizik, Türkçe, hıfz-ı sıhha derslerine girdi. 1912-1913 yıllarında müdür olarak görev yaptı. 1914’te Darülfünun’daki ıslahat çalışmaları sırasında Edebiyat Fakültesi Türk tarihi ve İslam kavimleri tarihi profesörü, daha sonra da İlahiyat Fakültesi dekanı oldu. 1914-1918 yılları arasında Osmanlı Meclis-i Mebusanı Ertuğrul Sancağı’ndan Bilecik mebusu seçilerek Meclis-i Mebusan’a girdi ve Meclis dağılana kadar bu görevde kaldı.
Bir süre İstanbul Belediye Meclisi’nde üyelik ve başkan vekilliği de yapan Günaltay, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde görev aldı. II.(ara seçim), III., IV., V., VI. ve VII. Dönem Sivas, IX. Erzurum milletvekilliği yapan Şemsettin Günaltay, 1949’da Hasan Saka’nın istifası üzerine başbakanlığa getirilmiş ve Demokrat Parti iktidarına kadar bu görevini sürdürmüştü. CHP İstanbul il başkanlığı ve 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Kurucu Meclis Cumhuriyet Halk Partisi Temsilciliği (6 Ocak 1961 - 25 Ekim 1961) de yapan Günaltay, 1961’de İstanbul milletvekili seçildi, ancak göreve başlayamadan öldü. 1941’den ölümüne dek Türk Tarih Kurumunun başkanlığını yapmıştır.
Şemsettin Günaltay, 19 Ekim 1961 tarihinde Ortaköy Şifa Yurdu’nda prostat kanserinden öldü. Cenazesi İstanbul Üniversitesinde yapılan bir törenden sonra vasiyeti üzerine Ankara'da Cebeci Asri Mezarlığı’nda kızının yanında toprağa verildi.

Eserleri

Zulmetten Nura (1915)
Hurafattan Hakikata (1916)
İslam Dini Tarihi (1924)
Fennin En Son Keşfiyâtından (1910)
Tarih-i Edyan (1922)
Mufassal Türk Tarihi (1922-24)
Felsefe-i Ulâ, İsbat-ı Vacib ve Ruh Nazariyeleri (1923)
Maziden Atiye (1923)
Müntehap Kıraat (1923)
İslâm’da Tarih ve Müverrihler (1923-26)

Hazırlayan: Ali TÜRKSEVEN

Kaynaklar:

http://www.forumacil.com/cumhuriyet-tarihi/375896-cumhuriyet-doneminde-yetismis-tarihci.html

Ünlü Öğretmenler: Haşim, Ahmet

HAŞİM, Ahmet

1884’te Bağdat’ta doğmuştur. 1897’de Bağdat'tan İstanbul'a gelerek Galatasaray Lisesine girdi. İçe dönük ve hayalci bir çocuktu. Yaşlandıkça, daha da duyarlı ve alıngan oldu. İlk şiirlerini okul sıralarında yayımladı. Galatasaray'ı 1907'de bitirdi. Önce Reji İdaresi'nde çalıştı. Sonra Fransızca öğretmeni olarak İzmir Atatürk Lisesine gitti. Bir süre İzmir’de kaldıktan sonra İstanbul’a döndü ve Maliye Bakanlığı çevirmeni oldu. Bu arada Birinci Dünya Savaşı'na katıldı. Savaş bitince bir süre, Osmanlı Bankasında çalıştıktan sonra, Güzel Sanatlar Akademisine, estetik ve mitoloji öğretmeni olarak girdi. Bir yandan da şiirler yazıyor ve yayımlıyordu.

YENİ BİR ŞİİR ANLAYIŞI

1921'de, o zamana kadar yazdığı bütün şiirleri Göl Saatleri adlı bir kitapta topladı. Bu arada bir süre Paris'e gitti. Piyale adlı ikinci kitabını Paris dönüşünde yayımladı. Ahmet Haşim'in şiirleri o güne kadar alışılagelen şiir biçimlerinin hiç birine benzemediği için, yayımlandığı sırada büyük tartışmalara yol açıyordu. Bu tartışmalara verdiği cevapta Haşim, şiiri ve şairi şöyle tanımlıyordu: “Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır. Şair de, ne bir gerçek habercisidir, ne güzel konuşan bir insan, ne de bir kanun koyucu. Şiirin dili, düzyazı gibi, anlaşılmak için değil, duyulmak için oluşmuş, müzikle söz arasında, sözden çok müziğe yakın, arabulucu bir dildir. “ Bu savunmasıyla Haşim, sembolizm yanlısı bir şair olduğunu açıklıyordu.

Ahmet Haşim, bu yeni şiir anlayışıyla kendinden sonra gelen, Ahmet Hamdi Tanpınar,  Cahit Sıtkı Tarancı gibi birçok önemli Türk şairini etkiledi. Haşim'in, şiirlerinden başka, düzyazıları da vardır.
4 Haziran 1933’te İstanbul’da öldü.

ESERLERİ

Şiirler: Göl Saatleri, Piyale. Düzyazıları: Bize Göre, Gurabahane-i Laklakan, Frankfurt Seyahatnamesi.

Hazırlayan: 134 Jülide GÜLER, 10-E

Kaynaklar:


Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Dergisi 24 (2008)
http://www.izalev.com/content/view/12/28/





Merdiven
Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak

Sular sarardı yüzün perde perde solmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

Eğilmiş arza kanar muttasıl kanar güller
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı neden tunca benziyor mermer

Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

Ahmet Haşim

Ünlü Öğretmenler: Nevzat, Tevfik

NEVZAT, Tevfik

(İzmir, İkiçeşmelik 1865 - 19 Mart 1905 Adana)

İzmir'in ilk Türk avukatı Tevfik Nevzat'tır. Tevfik Nevzat ile Halit Ziya Uşaklıgil 1884'te Edebi dilde ilk Türk dergisi olan Nevruz dergisini, 1886'da da Hizmet gazetesini çıkarttı. Halit Ziya Uşaklıgil ilk romanlarını bu gazetede yayımladı. 5 Kasım 1886’da  kurulan ve adı Hizmet Gazetesi olan gazetenin tüm sorumluluğunu Tevfik Nevzat ve Halit Ziya Uşaklıgil üstlenir. Bu sırada ikisi de İzmir İdadisinde öğretmendir.
Halit Ziya Uşaklıgil, Nevruz dergisi ile ilgili olarak hatıralarını topladığı ‘’Kırk Yıl’’ isimli eserinde bazı bilgiler vermektedir. Henüz on sekiz on dokuz yaşlarında üç genç bir edebiyat mecmuası çıkarıyorlar ve adı “Nevruz” (İlk sayı: 13 Mart 1884). Dergisinin adının Nevruz olması ile ilgili olarak Tevfik Nevzat'la ilgili olarak yapılan bir çalışmada şu satırlar yer almaktadır: “Tevfik Nevzat ve iki dostu için, dergiyi çıkarmak önlenemez bir arzu haline gelince bir Nevruz günü, mesirede bulunmak üzere Manisa'ya gittiklerinde, ‘Herillo’nun Gazinosu’ nda yapmış oldukları bir edebi sohbet esnasında, fikirlerinin neşri için bir mecmua çıkarmaya karar verirler ve o günün hatırasına bu mecmuanın adı Nevruz olur.”

              Tevfik Nevzat İzmir'deki her türlü yenilik hareketlerini ve fikir cereyanlarını, gençleri teşvik sureti ile desteklemiştir.

FELSEFECİ ZİYA SOMAR'IN PORTRESİ yazısından alıntı:
Zeki Arıkan ve Nezahat Somar'ın kaleminden...

Ziya Somar, İzmir'in fikir hayatında ilk anlamlı ve kapsamlı dönüm noktası olarak burada ilk Türk dergisi Nevruz'un çıkışını temel almaktadır. 13 Mart 1884 tarihinde ilk sayısı çıkan Nevruz, Somar'ın anlatımıyla: "Üç Türk gencinin, basit ve ufak birkaç sahife halinde ortaya attıkları bu Risale, vücudunun cılız, çelimsiz kalıbı içinde, ilk baş veren bir ihtiyacın tereddüt ve korkudan silkinişi idi". Bu üç Türk genci, Halit Ziya, Tevfik Nevzat ve Bıçakçızade Hakkı idi. Somar, Nevruz'un çıkışını ve bu üç Türk gencinin çabalarını İzmir'in bir silkinişi, bir uyanışı olarak değerlendirmektedir.

"Şüphesiz ki İzmir'i tarihi boyunca Avrupa sermayesinin bir hinterlandı ve bir (mahreç) noktası görmeye alışmış, İzmir'in hayatını, ancak Kordonboyu'nu şişiren mal çuvallarının ve taşıyan insan sırtlarının sayısı içinde görerek, onda Türk varlığının geniş vatan dairesini çeviren büyük ve (bölünmez) bütünlüğünden apayrı bir (parça) görmeye varmış dünkü (Osmanlı) ve dünkü (müstemleke ehli) için, bu parçada tükenmiş her (fikir) yerini bulmayan ve yatağını şaşıran, acıklı bir israf ayağıydı ve bu fikirle kaybolan her insan, eksilmiş bir kuvvet, dışarıya akamamış bir (ziyan) ve bu toprakta kalmış bir (tortu) idi". İşte sözü edilen bu üç genç İzmir'in bu yazgısını, bu ruhunu değiştirmek gibi yüksek bir sorumluluk duygusuyla yola çıkmışlardı. Sözün kısası bu "birkaç zekâ, kendi varlıklarının müstakil duygusuyla bu (hazır mal)ları memleket tezgâhında yapmaya, onları bozarak burada yeniden (imal) etmeğe kalktılar: Avrupa tesiri, İzmir'de olduğu gibi sürülecek malların açık ve kolay bir (pazarı) olmaktan, işte bu birkaç zekânın kuvvetiyle kurtuluyor ve bu pazar yerinde, bir şehrin düşünen, istenen, yaratan, yapan has (deha)sı yükseliyordu.

Ziya Somar, bu konuda ilk çalışması olan Yakın Çağların Fikir ve Edebiyat Tarihimizde İzmir başlıklı eserinde, ilk (hüdayinabit) zekâlar olarak nitelendirdiği gençlerin, eserleriyle neler verdiklerini göstermek istemiş, "üstünde sayısız Rumca, Ermenice, Yahudice, Fransızca gazetelerin... gezdiği bu vatan köşesinde Türkçe yazıp okuyacakların hak ve şereflerini tutmak ve yürütmek için" giriştikleri savaşımı anlatmaya çalışmıştır.

Yakın Çağların Fikir ve Edebiyat Tarihimizde İzmir, Halit Ziya'nın ölümünden üç ay önce gün ışığına çıktı. İzmir'de ilk fikir hareketinin öncülerinden olan Halit Ziya, ilerlemiş yaşına, yorgun vücuduna ve gözlerinin rahatsızlığına karşın bu "kitabın cazibesine sürüklenerek onu birkaç hamlede" okudu ve sevincini Somar'a yazdığı bir mektupta (26 Haziran 1944 tarihli) şu sözlerle dile getirdi: "Ne azim bir sabır işi başarmışsınız. Yarım asırdan fazla gerilere doğru giderek eski yazıların arasında üşenmez bıkmaz bir araştırma seyranı yapmışsınız. Bu yalnız bir sabır işinden ibaret değil; bulduğunuz şeyleri fikrinizin nüfuzu ateşinde döküp onlardan birer halka yapmış ve bu halkaları birbirine kenetleyerek bütün o çağı ihata ederek sımsıkı bağlayarak bir zincir vücuda getirmişsiniz. Adeta Servet-i Fünun, Edebiyat-ı Cedide ilk panayırını İzmir'de bulmuştur".
1886 yılında Halit Ziya ve Tevfik Nevzat, Hizmet gazetesini çıkardılar. Bu gazetenin imtiyazı alınırken Ahenk'in de imtiyazı alınmıştı. Nitekim 1896 tarihinde de Ahenk yayına girmiş, bunu bir yıl sonra Bıçakçızade'nin sorumlu müdürlüğünde çıkarılan haftalık İzmir gazetesi izlemiştir.
Bu ilk dergi ve gazetelere dayanarak İkinci Meşrutiyet'e kadar uzanan süreç içinde İzmir'in fikir hayatını inceleyen Ziya Somar şu sonuçlara varmıştır: Bu devirde çıkan gazete ve dergilerde ekonomi, edebiyat, dil ve hatta politika noktasından ortaya atılmış her fikir şu ya da bu etkinin çeviri, aktarma yollu fentazist bir sergilemesini yapmaktan çok daha farklı bir duyuşun ifadesi olmuş, herhangi bir şöhret ve muvaffakiyet düşkünlüğü üstünde daha derin bir isteğin memleketten olmak ve memleket için olmak ihtiyacının doğrudan bir anlatımı olmaya çalışmıştır.

              Öte yandan eğitim sorunları bu gazetelerin sayfalarında oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Ancak, İkinci Meşrutiyet'ten sonra eğitim tarihimize giren birtakım kavram ve terimlerin bilinmediği bir sırada eğitimin türlü sorunları, yöntemleri gazetelerde tartışılmış ve 1900'de İzmir'de kurulan Darülirfan'da pedagojik sistemden uzak olmakla birlikte, çocukları eski devirlerin mahalle mektebi sıralarından kurtarılmaya çalışılmıştır. Yabancı şirketlere karşı sermayenin gücünü savunan ve bunun için de yerli kaynakların birleştirilmesini ortaya atan ekonomik görüşler, İzmir gazetelerinde bilinçli olarak ileri sürülmüştür. Aynı zamanda Türk kooperatifçilik tarihinde ancak İkinci Meşrutiyet'le filizlenen kooperatif fikri, köy bakkalları yoluyla İzmir'de ortaya çıkmıştır. Türk romancılığının gelişmesinde de bu ilk İzmir gazeteleri seçkin bir yer tutmaktadır. Ülkenin "asırlık ve müzmin" bir derdi olan dil kaygısı, başka yerlerde daha çok sistemci ve profesyonel iddia ve tartışmaların çemberi içinde yürümeye uğraşırken, davayı daha yakın ve günlük zorunluluk ve gereksinimler ortasında duyan, onu her türlü teknik dışından ayrı bir toplum fikri içinde ele alan, sonra da bilimin ve nesnel yargıların çevresinde işlemeye çalışan bir sade Türkçe akımı bütün yönleriyle İzmir basınında tartışılmıştır.
              Fikir ve Edebiyat Tarihimizde İzmir'in ikinci cildini Tevfik Nevzat oluşturmaktadır. Bu eser de hiç şüphesiz, "kendi fikir ve kendi insanlarımızın hayat ve tarihlerini aramak" yolunda atılmış soylu bir adımdır. Tevfik Nevzat'ın 1865 yılında İkiçeşmelik'te başlayan Paris'e kadar uzanan sürgünlerle geçen ve Adana'da bir kuyuda son bulan yaşamı, Somar'ın derin araştırmasıyla bize sunulmaktadır. Belirtmeye gerek yok ki Somar'ın eseri kuru bir biyografi, bir hal tercümesi değildir. Tevfik Nevzat'ın ve onun çevresinde yer alanların Türk fikir hayatındaki rolleri bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmaktadır. Halit Ziya'nın İstanbul'a gitmesinden, diğer arkadaşlarının da birer birer İzmir'in hayatından çekilmesinden sonra İzmir'deki büyük fikir boşluğunu tek başına Tevfik Nevzat doldurmuştur. Somar'ın anlatımıyla "bu şehrin o sessiz ve içten dehası Tevfik Nevzat, iki gazetesine (Hizmet ve Ahenk) dayanarak ve zekâ ile iradesinin hiçbir fırsatını esirgemeksizin bütün kalbi, ruhu, aşk ve imanı ile bu dehasını mert başı üstünde yükseltmekten bir an geri durmayacaktır". Aynı şekilde İzmir'in bu ilk hürriyet çocuğu, bir taraftan kendi iradesiyle doğruluğu avukatlık mesleğinde ve ancak ecnebi adlarının doldurduğu bir piyasa üstüne, bir kabiliyeti ile yükselecek; diğer taraftan da bu genç ve taze kuvveti durmadan bu taşra talihi içinde yıkarak, onun, bir müstemlekeden bir vatan yapmaya doğrulmuş sert iradesini zapt etmek isteyen nice düşman hislerin şerefsiz oyunlarına göğüs germeye mecbur olacaktı". 

              Kitabın ilk bölümlerinde, Tevfik Nevzat'a gelinceye kadar İzmir'deki fikir hareketleri üzerinde bir kez daha fakat oldukça ayrıntılı bir biçimde durulmaktadır. Bundan sonra Tevfik Nevzat'ın ilk çağları, ilk mücadeleleri, ilk sürgün günleri incelenmektedir. Ailesinden sağladığı belgeler, kitabın özgün yapısına ayrı bir katkıda bulunmaktadır. Somar'ın bu eserde ayrıntılı olarak üzerinde durduğu önemli bir konu da 1900-1901 yıllarında İzmir'in fikir hayatında olağanüstü bir verim ve kaynaşma dönemine işaret eden dil tartışmalarıdır. Gerçekten bu yıllarda İzmir bir dil hareketinin en önemli merkezlerinden biri durumuna gelmiştir. Çünkü Tevfik Nevzat, sürgün olarak gönderildiği Bitlis'ten bağışlanarak İzmir'e döndüğü zaman burada sürgüne gönderilmiş iki kişiyle tanıştı. Bunlardan biri Cumhuriyet döneminde Edirne mebusu olan Mehmet Şeref, diğeri de Türkçü Necip idi. Uzun ve çileli bir mahkûmiyet devresini Edirne'de bitiren Mehmet Necip, sonunda avf-ı şahaneye uğramış ve İzmir'de ikamete memur edilmişti. Şeref Bey de ondan bir süre önce İzmir'e gelmiş ve Ahenk gazetesinde sığınacak bir yer bulmuştu. İşte İzmir'in fikir çevresinde önemli bir yer tutmaya başlayan bütün gençler, dil sorununu bütün kökleri, bütün nedenleriyle enine boyuna tartışmışlardır. Bu tartışmaların bütün ayrıntılarını Somar'ın araştırmasıyla öğreniyoruz.
Tevfik Nevzat'ın dost ve arkadaş çevresinde Şair Eşref de önemli bir yer tutmaktadır. Eşref'in Nevzat'a karşı nasıl bir içtenlik ve güven duygusuyla bağlı bulunduğu anlaşılıyor. "Nevzat kalem ehli, gönül ehli bir İzmirlidir." sözü Eşref'indir.

              Ziya Somar'ın Fikir ve Edebiyat Tarihimizde İzmir'i daha başka araştırmalarla tamamlamayı tasarladığına şüphe yoktur. Böylece İzmir'in kültürel mirası bir bütün halinde ortaya çıkacaktı. Nitekim, dizinin üçüncü kitabını Türkçü Necip ve İzmir'de İçtimai Hareketler oluşturacaktı. Öte yandan Tevfik Nevzat'ın yazıları ve fikir cephesini ele alan bir araştırmanın da planı verilmektedir.
***

Tevfik Nevzat Bey'den İzmir Saat Kulesi yapımına 05 Osmanlı Lirası yardım
Kışla meydanında yapımına girişilen Çeşmeli Saat Kulesinin inşaatına ilişkin bütün teknik unsurlar belirlenmiş ve çalışmalar hız kazanmış ve Vilâyet makamı inşaatın düzenli biçimde sürdürülmesi amacıyla, inşaatı bir yapımcıya devretmeye karar vermiş ve 30 Ocak 1901 tarihinde; 1901 Cülûs töreninden evvel teslim etmek, bütün masraflar kendisine ait olmak üzere 1700 Osmanlı Lirası karşılığında, projenin müellifi Mühendis Mösyö Raymond Pere’ye ihale etmiştir.
İnşaat masrafının artmaya başlaması üzerine Valilik, kaynak arayışı içine girer ve halkın katılımının sağlanacağı bir yardım kampanyası başlatır. Kısa denecek bir zaman dilimi içinde İzmir ahalisi 1500 lira yardım yapacaklarına dair kayıtlarını yaptırmışlar ve bu meblağın 1052 lirası tahsil edilerek, Osmanlı Bankası İzmir şubesine yatırılmıştır. İzmir basını ise yardım kampanyasına katılan kişilerin isimlerini ve verdikleri meblağı art arda -herhalde katkısı belirli bir rakamın üzerinde olanları- yayımlamıştır. Tevfik Nevzat Bey de gazetede ismi yayınlananlar arasında yer almıştır.


Bir sanat haberi:
Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu, gala heyecanı yaşıyor. Sezonun 2 oyunundan biri olan “Heccav Yahut Şair Eşref’in Esrarengiz Maceracı”, 23 Kasım Cuma günü saat 20.00’de ABT sahnesinde izleyiciyle buluşacak. Prof. Dr. Semih Çelenk’in yazdığı ve yönettiği “Heccav”da hiciv ustası Şair Eşref’in 1902 yılında arkadaşları Tevfik Nevzat ve Hafız İsmail ile bir fesat şebekesi kurdukları şüphesiyle tutuklanmaları sonrasında yaşanan olaylar konu ediliyor. Maceraya bir tuhaflık katılıyor ve Eşref düşünde günümüze doğru geliniyor. “Şair Eşref, 2012 yılında yaşasaydı ne olurdu? Başına ne gelirdi ve Şair Eşref bugün için neler düşünürdü?” Bu soruların peşine düşen ve soruları eğlenceli bir biçimde yanıtlamaya çalışan oyunun, dekor tasarımı da Semih Çelenk tarafından yapıldı. Müfit Kayacan, Murat Ercanlı, Talat Turhan Türkeli, Mete Orhan, Hüseyin Yirik, Erdal Gürcan, Mustafa Doğan Ayhan, Recep Kamiloğlu ve Seyfi Satmaz’ın rol aldığı, ışık tasarımı Özgür Dokuyucu’ya, kostüm tasarımı ise Gizem Karasu’ya ait olan oyunun galası, 23 Kasım 2012 Cuma günü saat 20.00’de Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu sahnesinde gerçekleşecek.

Hazırlayan: 443 Beyza Nur Dilber, 10-E

Kaynaklar:

Ünlü Öğretmenler: Onay, Ahmet Talat



ONAY, Ahmet Talat

1885’te Çankırı’nın Perdedar mahallesinde doğdu. Babası öğretmen Numan Efendi, annesi Afife Hanım’dır. Temmuz 1911’de Ayşe Hanımla evlendi. Nilüfer, Orhan, Onay, Ülker’in babasıdır. Dört çocuğu da art arda öldü.

İlköğrenimini Çankırı’da yaptı. İdadinin orta kısmını Temmuz 1905’te okudu. 1905-1907’de Kastamonu idadisine devam etti. Son sınıfı Ankara’da okuyup Temmuz 1907’de mezun oldu. Kasım 1910’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi. Sicilinde Fransızca ve Farsça bildiği yazılıdır.

Kasım 1910’da açılan sınava katılarak Kastamonu Sultanisi Edebiyat ve Felsefe öğretmenliğine atandı. Ekim 1912’de Kastamonu Sultanisi Tarih Öğretmenliği Vekilliğine, 14 Ekim 1914’te İzmir Sultanisi Edebiyat ve Felsefe Öğretmenliğine atandı. Eylül 1917’de takdirname aldı. Aralık 1917’de Hilali İnas Sultanisi Edebiyat Öğretmenliğine getirildi. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal olunacağı gece halkı ayaklanmaya çağıran beyannameyi tanzim ile Anadolu Matbaasında bastırdığı ve “Reddi İlhak Cemiyeti” imzasıyla telgraflar çeken komitede bulunduğu, işgal günü çatışmaya girdiği iddiasıyla Yunan Divanı harbine verildi. Başvurusu üzerine, Kasım 1919’da Kastamonu Sultanisi Edebiyat ve Felsefe Öğretmenliğine atandı. Temmuz 1920’de Zonguldak Maarif Müdürlüğü, Temmuz 1921’de Bolu Maarif Müdürlüğü, Ekim 1922’de Ankara Maarif Müdürlüğü, Mart 1923’te, isteği üzerine yeniden Bolu Maarif Müdürlüğü görevleri verildi.
12 Ağustos 1923'te 2. Dönem Çankırı milletvekili seçilir. Ahmet Talat bundan sonra 4. ve 7. dönemlerde Çankırı, 5. ve 6. dönemlerde Giresun milletvekili seçilir.
Özel hayatında acılar çekmiş bir insandır Ahmet Talat. Dört çocuğunu da çeşitli hastalıklar nedeniyle kaybeder. Son dönem yazın hayatında bu acıların etkisi ağır basmaktadır.
22 Eylül 1956'da öldü.

Yapıtları:

Âşık Dertli: Bolu 1928.
Halk Şiirlerinin Şekil ve Nev'i, İstanbul 1928. (Cemal Kurnaz tarafından yeniden yayınlandı)
Çankırı Şairleri, Cilt I, Çankırı, 1931; Cilt II, Çankırı 1933.
Türk Şiirlerinin Vezni, İstanbul, 1933. (Cemal Kurnaz tarafından yeniden yayınlandı)
Âşık Tokatlı Nuri, Çankırı 1933.
Dâstân-ı Ahmet Haramî, Çankırı 1933.
Sarı Çiğdemler (Şiirler), Hazırlayan: Cemal Kurnaz, İstanbul 1993.
Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı, Hazırlayan: Cemal Kurnaz, Ankara 1992.
Milli Mücadele Yazıları, Hazırlayan: Cemal Kurnaz-Şefika Kurnaz, İstanbul 1995.

Hazırlayan: 443 Beyza Nur Dilber, 10-E

Kaynaklar:

http://www.cansaati.org
http://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmet_Talat_Onay


Ünlü Öğretmenler: Saygun, A. Adnan

SAYGUN, Ahmet Adnan

Matematik öğretmeni Celal Bey ile Zeynep Seniha Hanım’ın ilk oğulları olarak 1907 yılında İzmir’de doğdu.
İzmir'de "Hadikai Sübyan Mektebi" adlı mahalle mektebinde başladığı ilköğrenimini "İttihat ve Terakki Numune Sultanisi" adlı okulda devam etti ve müzik öğretmeni olan İsmail Zühtü Kuşçuoğlu’nun kurduğu dört sesli koroya katıldı.
Derslerindeki üstün yeteneği herkesin dikkatini çekiyor ve güzel soprano sesiyle duyduğu şarkıları bir dinleyişte söyleyebiliyordu.
1918 yılında İzmir’de İttihat ve Terakki Lisesine yazıldı.
Saygun henüz 13 yaşındayken öğretmeninin önerisi üzerine ünlü piyano öğretmeni olan Rossati’den piyano dersleri almaya başladı.
1922’de Macar Tevfik Bey ile çalışmalara başladı, 1923’de Hüseyin Sadettin Arel’den iki ay armoni dersleri aldı.
Hayatını kazanmak için su şirketi, postane gibi çeşitli yerlerde çalışan, İzmir Beyler Sokak'ta bir kırtasiye dükkânı açıp nota satmayı deneyen Ahmet Adnan Bey, bu denemelerde başarısız oldu ve ilkokullarda müzik öğretmenliğine yöneldi. İlkokullarda öğretmenlik yaptığı dönemde Ziya Gökalp'ın ve Bıçakçızade Hakkı Bey'in şiirleri üzerine okul şarkıları yazdı. 1925 yılında devletin, gençleri müzik eğitimi için Avrupa'ya göndermek üzere açtığı sınava girmek isteyen müzisyen, annesinin ani ölümü üzerine bu fırsatı kaçırdı. Daha sonra orta dereceli okullarda müzik öğretmenliği yapmak için açılan sınavı kazanarak 1926 yılından itibaren bir süre, ileride İzmir Atatürk Lisesi adını alacak olan İzmir Birici Erkek Lisesinde müzik öğretmenliği yaptı ve günümüzde halen kullanılmakta olan İzmir Atatürk Lisesi marşını besteledi.
1927-1928 yıllarında "Re Majör Senfoni"yi besteleyen sanatçı; 1928 yılında hükümetin müziğe yetenekli gençler için açtığı sınavı tekrarlaması üzerine bu sefer fırsatı yakaladı ve devlet bursuyla Paris'e gönderildi.
Paris’te ünlü müzik okulu Schola Cantorum’da Vincent D’Idy, Eugene Borrel, Souberbielle, Amedee Gastoue gibi öğretmenlerin öğrencisi oldu.
İlk yapıtı olan “Divertissement” i 1930’da Paris’te besteledi.
Saygun, 1931'de Türkiye'ye dönüp bir süre Musiki Muallim Mektebi'nde müzik öğretmenliğine başladı, 1936’da İstanbul Belediye Konservatuarı'na kontrpuan ve teori öğretmeni olarak atandı.
Ahmet Adnan Bey ve ailesi 1934'te Soyadı Kanunu üzerine matematik öğretmeni babasının isteği ile "Saygın" soyadını aldı; ancak başkası tarafından alındığı gerekçesiyle bir süre sonra soyadları "Saygun" olarak değiştirildi.
Adnan Saygun, 1934 yılında Atatürk'ün talebiyle, Türkiye'yi ziyaret edecek olan İran Şahı Rıza Pehlevi için ilk Türk operası olan Op. 9 Özsoy Operası’nı bir ay gibi çok kısa bir sürede yazdı. Liberettosunu Münir Hayri Egeli'nin yazdığı opera, Türk milletinin doğuşunu, İran ve Türk milletlerinin kardeşliğini ifade etmekteydi. Eserin prömiyeri 19 Haziran 1934 gecesi Atatürk ve Rıza Pehlevi huzurunda gerçekleştirildi.
Sanatçı, Özsoy'un sahnelenmesinden sonra Yalova'daki yazlık evinde kendisini kabul eden Atatürk'e Türk musikisi hakkında bir rapor sundu. Güneş-Dil ve Türk Tarihi teorilerinden etkilenerek hazırlanmış bu rapor 1936'da "Türk Musikisinde Pentatonizm" başlığı ile yayımlandı.
Yalova'dan dönüşte vekaleten Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefliğine getirilen sanatçı; bu görevini bozulan sağlığı ve İstanbul'a gidişi nedeniyle ancak bir kaç ay sürdürebildi. Orkestra ile ilk konserini 23 Kasım 1934'te verdi.
1934 yılı Kasım ayı sonunda Saygun'a Atatürk'ten yeni bir opera sipariş geldi. 27 Aralık gecesi temsil edilmek üzere Taşbebek Operası’nı bestelemeyi başaran sanatçı, bu operada yeni Cumhuriyet insanının doğuşunu anlattı. Eser, 27 Aralık 1934 gecesi Ankara Halkevi'nde sahnelendi; orkestrayı çok hasta olmasına rağmen bizzat Saygun yönetti.
Temsilin ardından İstanbul'a giden ve beş ay ara ile iki kulak ameliyatı geçiren Saygun'un, görevini ihmal ettiği gerekçesiyle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'ndaki ve ardından Musiki Muallim Mektebi'ndeki işine son verildi, Ankara Devlet Konservatuarı'nın kuruluş çalışmalarından da uzaklaştırıldı. Saygun, Devlet konservatuarlarında etnomüzikoloji bölümleri açılması yönünde çalışmalar yapmış, ancak bunlar Atatürk'ün desteğine rağmen ilgili kurumlarca hayata geçirilememiştir.
Saygun, 1936'da İstanbul Belediye Konservatuarı'nda öğretmenliğe geri döndü, 1939'a kadar bu görevde kaldı. Sanatçı, "Yunus Emre Oratoryosu" adlı ünlü yapıtının seslendirilişine kadar sürecek olan bir gözden düşme dönemine girmişti.
1939’da CHP’nin Müzik Danışmanı ve Halkevleri Müfettişi, bundan bir yıl sonrada Ankara’da “Ses ve Tel Birliği” adlı bir dernek kurdu.

Saygun, 1939 yılında Halkevleri'nin önerdiği müfettişlik görevini kabul etti ve bu vesile ile Türkiye'yi dolaştı. Halkevleri'ndeki görevinin yanısıra 1940 yılında "Türk Müzik Birliği" adlı bir koro kuran Saygun, bu koro ile düzenli oda müziği konserleri verdi. "Halkevlerinde Musiki" adlı bir kitap yayınladı. "Op. 19 Eski Üslupta Kantat", "Bir Orman Masalı" adlı bale eseri ve "Yunus Emre Oratoryosu" gibi eserlerini bu dönemde besteledi. Yunus Emre Oratoryosu 1943 yılında CHP'nin açtığı yarışmada birincilik ödülünü Ulvi Cemal Erkin'in piyano konçertosu ve Hasan Ferit Alnar’ın Viyola Konçertosu ile paylaştı. En önemli eseri kabul edilen bu eser, daha sonra Paris'te ve 1958'de Birleşmiş Milletler kuruluş yıldönümü nedeniyle New York 'ta ünlü orkestra şefi Leopold Stokowski yönetiminde seslendirilmiştir. Sanatçı eserin Ankara'daki ilk temsilinden sonra 1946 yılında Halkevleri müşavir ve müfettişliğinin yanı sıra Ankara Devlet Konservatuarı'na kompozisyon öğretmeni olarak atandı. Aldığı davetler üzerine Londra ve Paris'e gitti, halk müziği üzerine çalışmalar yaptı; konferanslar verdi.
Yunus Emre’den sonra, Kerem, Köroğlu, Gilgameş başta olmak üzere üç opera, “Atatürk’e ve Anadolu’ya Destan” gibi koral eserler, 5 senfoni, çeşitli konçertolar, orkestra, koro, oda müziği eserleri, vokal ve enstrümantal parçalar, sayısız türkü derlemeleri, kitaplar, araştırmalar, makaleler yazdı. Eserleri topluluklar ve Yo-yo Ma gibi virtüözler tarafından seslendirildi. 1971'de yürürlüğe giren Devlet Sanatçılığı Kanunu çerçevesinde ilk Devlet Sanatçısı unvanı Adnan Saygun'a verildi. Bununla birlikte 1981’de Atatürk Sanat Armağanı ve 1985’te “Sanatçı Profesör” unvanının sahibi oldu.
6 Ocak 1991 tarihinde pankreas kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.
Orkestra, oda müziği, opera, bale, piyano üzerine birçok yapıtı olduğu gibi, etnomüzikoloji ile müzik eğitimi konularında yayınları vardır. Çalışmaları ve diğer belgeleri Ankara’da Bilkent Üniversitesi bünyesinde kurulan “Ahmet Adnan Saygun Müzik Eğitim ve Araştırma Merkezi”nde bulunmaktadır.

Hazırlayan: 355 Aslı FANUS, 10-E

Kaynaklar:

http://www.bilkent.edu.tr
http://www.biyografi.info

Bir kitap: 
Anılardaki Adnan Saygun
Kitabı hazırlayan: Serhan Yedig / Ekim 2011 İstanbul
İÇİNDEKİLER
Önsöz 5
İlhan Usmanbaş “Alnar’ın öğrencisiydim, senfoni yazmaya başlamıştım, Adnan Bey’le armoniye döndük.” 9
Mehmet Aşçıoğlu “İzmir’e ve çocukluk anılarına tutkuyla bağlıydı” 15
Suna Kan “Mısır’da orkestra üyesine kızdı, partisyonu alıp salonu terk etti” 19
İdil Biret “Altı yaşındaydım, bana Mısır mitolojisini anlatmıştı” 26
Filiz Ali “Babamın arkadaşıydı, çocukluğumda tanışmıştım, 30 yıl sonra dost olduk” 35
Özer Sezgin “Cemal Reşit’in konservatuvarda ders vereceğini duyduğunda, öyleyse ben gideyim, dedi” 39
Muammer Sun “Çocukluk kahramanımdı, çok tartıştık, çatıştık…” 44
Ruşen Güneş “Viyola Konçertosu hayatımı kurtardı” 65
Gürer Aykal “Konservatuvarda çete başıydım, Saygun beni sınıfına kabul etti fakat ilk altı ay boyunca hiç konuşmadı” 71
Rengim Gökmen “Bir yaz akşamı takımyıldızları gösterip isimlerini söylemişti” 85
Mesut İktu “Opera müdürlüğü teklifi aldığımda, Saygun’a danıştım, ‘betar ol’ öyküsünü anlattı” 91
Erol Erdinç “Konservatuvarda caz çalarken yakalandım, Saygun ‘seni okula ben aldım, kovarım gidersin’ dedi 103
Fatma Varış “Talim Terbiye Kurulu’nda İmam Hatiplerle ilgili önerimiz infial yaratmıştı” 108
Ozan Sağdıç “Fotoğraflarımda telif hakkına titizlikle saygı göstermiş tek isimdi” 111
Jose Serebrier “Charles Ives’ı keşfeden editör hep Saygun’dan bahsediyordu” 121
Gülsin Onay “Eserini çalmamı bir kez bile talep etmedi…” 124
Hüseyin Sermet “Dokuz yaşında, ders almak için Ankara’daki evine gittiğim ilk gün faciaydı” 147
Serdar Yalçın “Etnolojiye, morfolojiye, etimolojiye o kadar meraklıydı ki, hocam neden bilim adamı olmadınız, diye sormuştum” 152
Levent Aşçıoğlu “Acı biber sevdiğini bilirdik, en acısını bulup
onu test ederdik…” 159
Nevzat Atlığ “Zaharya’nın segâh bestesini çok önemserdi, makam geçişleri üzerine günlerce sohbet etmiştik” 164
Ayla Erduran “Demet’i BBC’de seslendirmem Saygun’u mutlu etmişti 169
Howard Griffiths “Concerto da Camera’nın Newcastle’daki kaydını bir intihar vakasına borçluyuz” 172
Mehmet Başman “Mevlid bestelemesini talep ettik, ben Yunus Emre’ye inandım, dedi” 178
Meral Manizade “Yorumcusunu seçer, özensizlerin eserlerini seslendirmesini istemezdi” 186
Aydın Kargı “Sapanca’dan eve dönene kadar türkü söylemiştik” 186
Temel Arslan “Aşınan pantolonlarını Beşiktaş’ta ördürürdüm” 189
Afşar Timuçin “Neden gücümüzü birleştirmiyoruz, dedi; konservatuvarda ortak ders vermeye başladık” 191
Gülper Refiğ “Altıncı Senfonisi’ni yazabilseydi, Mesnevi’yi işleyecekti, metni Farsça olacaktı” 195
Erol Uras “En küçük bir telaffuz hatasını fark ederdi” 203
Evin İlyasoğlu “…ilk görüşmemiz bende travma etkisi yapmıştı” 206
Perihan Önder “Dörtlü armoniye takılma, ufkunu genişlet demişti” 211
Muammer Çin “Apartmanlarında kapıcılığa başlarken beş sayfalık sözleşme imzalatmıştı” 216
Emine Çin “Ben sofraya oturmadan yemeğine başlamazdı” 218
Hasan Uçarsu “Kendisini Anadolu’da yetişen bir elma ağacına benzetirmişti” 222
Özkan Manav “Hayatında hiç dans etmemişti, danstan da hoşlanmazdı” 236
Reinhard Flender “Ölümünden önceki son buluşmamızda, ulusuna karşı görevini yerine getirmenin huzurunu yaşıyordu 250
Feodor Gluşçenko “İki eserinin icrasını yaptım, hepsi bu” 254
Emre Aracı “Biyografisini yazmak sanat hayatımın yolunu çizdi” 255
Kathryn Woodard “Saygun’un 1945’te kullandığı kolaj tekniğini çağdaş besteciler şimdilerde keşfetti” 257
Yo-Yo Ma “Partita’yı bugüne kadar bir kişi beğenmedi, o da Orhan Pamuk” 263
Mirjam Tschoop “Keman konçertosu beni gençlikten olgunluğa ulaştıran köprü oldu” 266
Adnan Saygun Kronolojisi 271
Adnan Saygun Biyografileri 281
Fotoğraf ve Belgeler 282
Dizin 290



Ünlü Öğretmenler: Saygun, M. Celal

SAYGUN, Mehmed Celal(eddin)

  1872 yılında Nevşehir’de, Fişenkçioğlu ailesinde dünyaya gelmiştir. Ailesi eskiden beri din işleriyle uğraşan mesleklere sahip olduğundan, o da bu doğrultuda yetiştirilmiş; Nevşehir’de İbrahimpaşa Medresesinde öğrenimine başlamış; ancak ailesinin İzmir’e taşınması nedeniyle medrese öğrenimini İzmir’de tamamlamıştır. Sonrasında İzmir Muallim Mektebinden mezun olmuş, Kurmay Selahattin Saip Bey’den özel matematik dersleri almış ve matematik öğretmeni olmuştur.
  1893’te öğretmenliğe başlayıp 1929 yılında, kulağındaki rahatsızlık nedeniyle emekli olmuştur.
  1903 yılında Zeynep Seniha Hanım ile evlenmiş ve bu evlilikten Nebile ve Ahmet Adnan adlı iki çocukları dünyaya gelmiştir.
İzmir’de bir kütüphane kurmak için ilk girişimi, II. Abdülhamit döneminde kitap bağışlarıyla İkiçeşmelik Kıraathanesi’nde kitap toplama çalışmasıdır. Kıraathanede birkaç yüz ciltlik bir kitaplık oluşturmuş; ancak dönemin şartları yüzünden bu girişimden vazgeçmek zorunda kalmıştır.
İttihat ve Terakki Cemiyetinin İzmir şubesi kurulduğunda ilk üyelerinden birisi olmuş, özgürlük düşüncesinin yayılmasına katkıda bulunmuş; ancak cemiyetin gizli faaliyetlerine katıldığı için birkaç kere tutuklanmıştır.  Okullarda “Ulûm-u diniye” adıyla okutulan dersin amacından saptığını ileri sürerek bu dersin nasıl yapılması gerektiğini göstermek üzere “Yeni İlm-i hâl” adlı bir kitap yayımlamıştır.
  1912’de bir kütüphane kurma amacıyla birkaç arkadaşıyla birlikte yeniden girişimde bulunmuştur. Böylelikle Salepçioğulları ailesinin konağında, selamlık kısmında İzmir Milli Kütüphanesi açılmış, bunun yanında kütüphaneye gelir elde etmek için bir açık hava sineması da kurulmuştur.
    Mehmet Celal Bey, başından beri bu girişimin yönetimini üstlenmiştir. Celal Bey’in oğlu Ahmet Adnan ise, 13 yaşında iken bu sinemadaki filmlere piyano ile eşlik etmek, gişede bilet satmak gibi işlerle ilgilenmiştir.
   Celal Bey, İttihat ve Terakki Cemiyetinin kütüphaneyi kendi organı haline getirme girişimine karşı çıkmıştır.
  Yunan işgali sırasında, işgal güçlerinin kütüphanedeki “milli” sıfatını kaldırması için yaptığı baskılarını kabul etmediği için tutuklanmış; kütüphanenin kapatılması tehdidi karşısında, işgalin sonuna kadar kütüphanenin adını "Şehir Kütüphanesi" olarak değiştirmek zorunda kalmıştır.
   Cumhuriyet devrinde İpekçi film şirketine bir sinema binası inşa ettirmiş; sinema, “Elhamra Sineması” adını almıştır.
  1930 yılında Milli Kütüphane binası inşa edilmiştir.
  1934’de Soyadı Kanunu çıkınca aile lakabı olan “Fişekçi” soyadını almak istediyse de bu isteği “Meslekle ilgili soyadı olmaz.” gerekçesi ile reddedilmiştir. Matematik öğretmeni olduğu için seçtiği ve bir süre kullandığı “Saygın” soyadı ise bu soyadının başkaları tarafından alınmış olması sebebiyle bir süre sonra “Saygun” olarak değiştirilmiştir.
  1944 yılında İzmir Milli Kütüphanesindeki görevinden ayrıldıktan sonra matematik ve din alanındaki çalışmaları ile ilgilenmiş, bu yıllarda gerçekleşen bazı olaylar üzerine “Diyanet Cephesinden Atatürk İnkılâpları" adlı bir eser yazmış ve yayınlamıştır.
  21 Mart 1954 günü İstanbul’da yaşamını yitirmiştir.

   Kitaplarının tümü:

Teni İlm-i hâl (İzmir 1331)
Riyaziyyatta Sıfır'ın Kıymet ve Ehemmiyeti I (İzmir 1941)
Riyaziyyatta Sıfır'ın Kıymet ve Ehemmiyeti II (İstanbul 1946)
Diyanet Cephesinden Atatürk İnkılâpları (Ankara 1952)
İlim Tarihinde Gizli Kalmış İki Mühim Hakikat (basılmamış)
Necat ve Selâmet Yolu "Münevver ve Mütefekkirler İçin" (basılmamış)
Sıfırdan Azam Nâmütenâhiye (basılmamış)
Kıble Risalesi (basılmamış)
Nasirüddin-i Tûsî'nin Kitâb-üş-Şeklül Kattâ'ının Tercemesi (basılmamış, Türk Tarih Kurumu Kütüphanesinde)
İmam-ı Gazâli'nin Ihyâ-ül Ulûm'undan Kitâh'-ü Âdâb-üs Demâ Tercemesi (basılmamış)

Hazırlayan: 9 Cansu SARI, 10-E

Kaynaklar:

Türk Kütüphaneciliği Dergisi Cilt: 2 Sayı: 2
tr.wikipedia.org
www.mavi-nota.com
tk.kutuphaneci.org.tr




Ünlü Öğretmenler: Sevük, İsmail Habip

SEVÜK, İsmail Habip

İsmail Habip Sevük (1892-1954), Türk yazar ve edebiyat tarihçisidir.
Edremit’te doğmuştur. Liseyi Bursa’da tamamlayıp İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Kastamonu, Ankara'da ve İzmir Mekteb-i Sultanisinde (daha sonra İzmir Atatürk Lisesi adını alacaktır) edebiyat öğretmenliği, Edirne'de milli eğitim müdürlüğü yaptı. Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında öğretmenliğinin yanı sıra Balıkesir’de “İzmir’e  Doğru”, Kastamonu’da “Açıksöz” gazetelerinde ulusal direnişi destekleyen yazılar yazdı.  1926-1927 Antalya Maarif Eminliği, 1927-1931 Adana Maarif Eminliği görevlerinde bulundu. Adana Maarif Müdürlüğünde bulunduğu sırada Maarif Dergisini yayınladı. Maarif eminliklerinin kaldırılmasından sonra Galatasaray Lisesine atandı. 1934-1954 yılları arasında Cumhuriyet gazetesinde yazdı. 1943'te Sinop’tan milletvekili seçildi.

Tezatların şaşırtıcı havasından, ilginç kıyaslamalardan, orijinal buluşlardan, geniş tarih kültüründen beslenen anlatımı ile gezi türünün de ilk güzel örneklerini verdi. Diğer büyük çalışması da, Batı kültür ve sanatını oluşturan şair ve yazarların yaşamlarını ve sanatlarını Türk edebiyatı ile kıyaslayarak anlattığı “Avrupa Edebiyatı ve Biz" adlı iki büyük ciltlik eseri oldu. Atatürk'le ilgili anılarını "O Zamanlar", Atatürk'ün kişiliğini ve devrimlerini değerlendiren yazılarını da "Atatürk için" adlı eserinde topladı. Bilgi ile sanatı ustaca kaynaştıran bir yazar olarak ün yaptı. Türk Teceddüt Edebiyatı Tarihi (1925) adlı yapıtıyla lise edebiyat öğretimine katkıda bulundu, yeni Türk yazınının gelişme aşamalarını düzenli bir biçimde ortaya koydu. Son yılla­rını yazılarına adayan İsmail Habip 17 Ocak 1954'te öldü ve Merkez Efendi Mezarlığı'na defnedildi.
Hakkında iki akademik çalışma vardır. Nezahat Özcan'ın doktora tezi onun edebiyat tarihçiliğini inceler; Zeki Gezer'in yüksek lisans tezi ise hayatı ve eserlerini konu edinir.

Hazırlayan: 355 Aslı FANUS, 10-E

Kaynaklar:

http://www.kenthaber.com

Ünlü Öğretmenler:Tahir,Menemenlizade

TAHİR, Menemenlizade

Tanzimat devri şair ve yazarlarından. 1862’de Adana’nın Karaisalı ilçesinde doğdu. Bölgede tanınmış Menemenli aşiretine mensuptur. Babası, Daire-i Celile- i Uzma Telgraf Kalemi Müdürlüğünde bulunmuş Haşim Habib Beydir. İlköğrenimini Adana Sıbyan Mektebinde yaptı. Daha sonra İstanbul’daki Soğukçeşme Askeri Rüştiyesine gitti. Bu okuldan mezun olduktan sonra Mekteb-i Mülkiyeye devam etti ve bu okulun Ali kısmından mezun oldu (1883). Devlet memuriyetine Şura-yı Devlette başladı. Daha sonra Ziraat Nezareti Tercüme Kaleminde çalıştı. Adana, İzmir, Selanik maarif müdürlüklerinde bulunan Mehmed Tahir, 1893’te Maarif Nezareti Mektubi Kalemi Müdürü olarak İstanbul’a döndü. Maarif Nezaretinde çeşitli vazifelerde bulunduğu sırada Mülkiye Mektebinde edebiyat ve kitabet-i resmiye dersleri verdi. Darülfunun Edebiyat Şubesinde Usul-i terbiye ve Tedris Hocalığında bulundu. Maarif Nezaretindeki başarılı çalışmalarından dolayı ula sınıf-ı evveli rütbesi ve ikinci rütbe-i Osmani nişanı aldı. 1903’te İstanbul’da geçirdiği kalp krizi sonucunda öldü. Karacaahmed Mezarlığına defnedildi. 
Menemenlizade Mehmed Tahir; şair, eleştirmen, yazar ve eğitimci olarak tanınır. Şiire Mülkiye’de öğrenciyken Recaizade Mahmud Ekrem’in teşvikiyle başladı. İlk şiirlerinde Abdülhak Hamid ve Recaizade Mahmud Ekrem’in etkilerinde kaldı. Şiirlerinde hem eski edebiyatımızın hem de batı şiiri nazım biçimlerini kullandı. Kullandığı aruz kalıpları daha sonra Servet-i Fünun edebiyatı döneminde yaygınlık kazandı. Uyağın biçimden çok ses öğesi olduğuna inanır. Uyağı göz için değil, kulak için yazan ilk şairdir. Toplumsal konuları içeren şiirlerini Servet-i Fünun döneminde yazmıştır. 1897 Türk-Yunan Harbinin acılarını dile getiren şiirlerinde toplumsal yardımlaşma konularını işler. Yardımlaşmanın kaynağını İslamiyet’e bağlar. Dinsel içerikli şiirleri de vardır. Mehmed Tahir’in önemli bir yönü de dergiciliğidir. Döneminin en büyük edebi dergileri olan Güneş, Haver ve Gayret’i yayınladı.
Mehmed Tahir’in eserlerinden kimileri şunlardır: 1) Elhan (1886), 2) Yad-ı Mazi (1887), 3) Asar-ı Perişan (1893), 4) Osmanlı Coğrafyası (1894), 5) Terane-i Zafer (1897), 6) Osmanlı Edebiyatı (1897), 7) Mükemmel Coğrafya-i Osmani (1898), 8) İlm-i Servet.

Hazırlayan: 1293 Mert DEMİREL, 9-F

Kaynaklar:
http://www.dersarsivi.com/ansiklopedi/ne-demek-kimdir-hakkinda-bilgi-nedir-5/menemenlizade-mehmed-tahir.html

Ünlü Öğretmenler: Tarcan, Selim Sırrı

TARCAN, Selim Sırrı

                Selim Sırrı Tarcan 25 Mart 1874’te Mora Yenişehir’de doğdu. 1882 yılında Galatasaray Sultanisine kaydedilen Selim Sırrı’nın en sevdiği ders jimnastikti. Selim Sırrı, ekonomik zorluklar karşısında 1890’da okulu bırakmak zorunda kaldı ve aynı yıl Mühendishane-i Berri Hümayunda (Askeri Mühendis ve Topçu Okulu) (bugünkü İstihkâm Okulu) açılan sınavı kazanarak parasız yatılı olarak buraya kaydoldu.
                Selim Sırrı, 1895 yılında mezun oldu ve aynı yıl İzmir’e atandı. Askerliğini sürdürürken, komutanların izniyle bir yandan İzmir İdadisinde jimnastik öğretmenliği yaptı, bir yandan da Hizmet Gazetesi’nde yazarlığa başladı.
                 Bir süre Servet-i Fünun dergisinde spor bölümünü yönetti. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte harekete geçen Selim Sırrı, ilk Milli Olimpiyat Komitesi'ni kurdu. Çok yaygın olarak bilinen Gençlik Marşı ("Dağ Başını Duman Almış")’nın yaratıcısı oldu. Selim Sırrı Tarcan yaşamı boyunca 58 kitap, 2500 makale yazarak ve yine pek çoğu spor konusunda 1520 konferans vererek erişilmesi güç bir rekora ulaştı. Türkiye'de voleybol sporunun altyapısını okullarda kurarak başlatan ilk isimdir; ayrıca Türkiye'de boks sporunun da kurucusudur.

                Cumhuriyet'in ilanına kadar çeşitli okullarda beden eğitimi öğretmenliğini sürdüren Selim Sırrı, 1924'te beden terbiyesi başmüfettişi oldu. Bu görevini 1935'e kadar sürdürdü.
                Beden terbiyesi dersi ve öğretmeni yetiştirme konusunda sayısız ve çok önemli çalışmaları olan Selim Sırrı, 1938-1946 yıllarında Cumhuriyet Halk Partisinden milletvekili oldu. Yazın hayatına emekli ve milletvekiliyken de devam eden Selim Sırrı, 2 Mart 1957 yılında 84 yaşında öldü.

Hazırlayan: 1168 Atakan ÖZEL, 9-F

Kaynak:

ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 70, Cilt: XXIV, Mart 2008